14:58 - Bel Ağrısı Nasıl Geçer
14:44 - Moto Kurye Nasıl Olunur
14:39 - Et Yiyen Bakteri Vibrio Bakterisi
14:45 - Fatih Altaylı Kimdir
14:37 - Chobani Markası
14:23 - Kerem Aktürkoğlu Kimdir
14:58 - Kenelerden Nasıl Korunurum
14:35 - Kırım Kongo Kanamalı Ateşi KKKA
14:25 - Sıcak Havadan Korunma
20:05 - Mauro Icardi kimdir
Salon bir anda derin bir sessizliğe gömüldü. Az önce alay eden gençlerin yüzündeki ifadeler donup kalmıştı. Ön sıralardaki o küçümseyen bakışlar kaybolmuş, yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Veliler susmuş, herkes nefesini tutmuş gibi beni dinliyordu.
“On sekiz yıl önce, dondurucu bir kış gecesinde,” diye devam ettim, “o küçümsediğiniz adamın görev yaptığı caminin avlusuna ince bir battaniyeye sarılmış küçücük bir bebek bırakıldı. Soğuktan mosmor olmuş, neredeyse hayattan kopmak üzere olan, kimsenin sahip çıkmadığı bir bebek… Sizin o çok övdüğünüz, kusursuz sandığınız dünyanın kapının önüne terk ettiği bir can… İşte o gece, beni kucağına alan kişi benim babamdı. Beni üşümeyeyim diye o çok güldüğünüz cübbesine sarıp ısıtan adam oydu.”
Sesim titriyordu ama durmadım.
“O, bekar bir adam olarak, insanların ne diyeceğini düşünmeden beni sahiplenmeyi seçti. Gece ateşim çıktığında sabaha kadar başımda bekleyen oydu. Kendi ihtiyacından kısmış, benim eğitimim için harcamıştı. Sizlerin lüks arabaları, pahalı kıyafetleri, gösterişli hayatları olabilir… Ama benim babam bana, hepsinden daha kıymetli bir şey verdi: merhamet.”
Gözyaşlarım yanaklarıma inerken sözlerim daha da güçlendi.
“Az önce bana burada vaaz vermemem için güldünüz. Merak etmeyin, size vaaz vermeyeceğim. Çünkü sevgi nedir, merhamet nedir, insanlık nedir bilmeyen kalplere sözlerin ulaşması kolay değildir. Eğer bugün bu okuldan birinci olarak mezun oluyorsam, bunun sebebi sizin küçümsediğiniz o adamın emeği, sabrı ve bitmeyen fedakarlığıdır. Siz yarın belki çok güçlü, çok zengin, çok makam sahibi insanlar olacaksınız. Ama şunu bilin ki hiçbiriniz, benim babamın o eski cübbesindeki tek bir düğme kadar bile onurlu olamayacaksınız.”
Sözlerim bittiğinde salonda tek bir ses yoktu. O koca kalabalığın içinde yalnızca arka sıralardan gelen boğuk ağlama sesleri duyuluyordu. Yıllarca beni küçümseyen, alaya alan o öğrenciler başlarını öne eğmişti. Hiçbiri gözlerimin içine bakamıyordu. Bazılarının gözleri dolmuş, bazıları utançtan donup kalmıştı.
Derin bir nefes aldım. Mikrofonu yavaşça bıraktım ve kürsüden indim. Basamaklardan ağır ağır aşağı inerken gözüm salonun arkasında oturan babama takıldı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama bakışlarında tarifsiz bir gurur vardı. Ona doğru yürüdüm. Yanına vardığım anda boynuna sıkıca sarıldım.
Tam o sırada arka sıralardan bir veli ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı. Ardından bir başkası… sonra öğretmenler… ve birkaç saniye içinde o salondaki sessizlik yerini güçlü bir alkış tufanına bıraktı. Az önce kahkahaların yükseldiği o yer, şimdi benim ve babam için kopan büyük bir alkışla çınlıyordu.
O gün o salondan yalnızca bir diploma alarak çıkmadım. Aynı zamanda hayatım boyunca unutmayacağım en büyük insanlık dersini vererek ayrıldım. Babamın nasırlı ellerini sımsıkı tuttum, başım dik bir şekilde onunla birlikte kapıya yöneldim. O anda anladım ki kibir ve kötülük kendi karanlığında eriyip giderken, sevgi, merhamet ve gerçek insanlık her zaman en sonunda kazanıyordu.