14:58 - Bel Ağrısı Nasıl Geçer
14:44 - Moto Kurye Nasıl Olunur
14:39 - Et Yiyen Bakteri Vibrio Bakterisi
14:45 - Fatih Altaylı Kimdir
14:37 - Chobani Markası
14:23 - Kerem Aktürkoğlu Kimdir
14:58 - Kenelerden Nasıl Korunurum
14:35 - Kırım Kongo Kanamalı Ateşi KKKA
14:25 - Sıcak Havadan Korunma
20:05 - Mauro Icardi kimdir
Kızımı kaybettikten sonra yas, insana hayatta kalmanın en ağır hâlini öğretiyor. Ama iki yıl sonra okuldan gelen tek bir telefonun, bildiğimi sandığım bütün gerçekleri altüst edeceğini asla düşünmemiştim.
Kızım Elif’i iki yıl önce kaybettiğimi sanıyordum. O sırada 11 yaşındaydı. İnsanlar zaman geçtikçe acının hafifleyeceğini söyler. Hafiflemedi. Sadece içime çöken sessiz bir ağırlığa dönüştü. O süreçte her şeyi kocam Nihat yönetmişti. Elif yaşam destek ünitesindeyken onu görmemem gerektiğini söylemiş, hastaneyle ilgili tüm işlemleri de kendisi üstlenmişti. Beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyip kapalı tabutla defin yapılmasını sağlamıştı. Ben ne olup bittiğini anlayamayacak kadar yıkılmışken, önüme konan evrakları neredeyse hiç okumadan imzalamıştım.
Başka çocuğumuz da olmadı. Çünkü ben bir evladı daha kaybetme ihtimaline bile dayanamayacağımı düşünüyordum.
Sonra geçen perşembe sabahı, her şeyi sarsan o telefon geldi. Evdeki sabit hat artık neredeyse hiç çalmazdı. Bu yüzden sesini duyunca irkildim. Hatta ilk anda açmamayı bile düşündüm.
Telefondaki adam temkinli bir sesle kendini tanıttı. Kızımın bir zamanlar okuduğu ortaokulun müdürü Faruk Bey olduğunu söyledi. Okulda annesini aramak isteyen küçük bir kız olduğunu, bu yüzden beni aradığını belirtti.
“Nasıl yani?” dedim şaşkınlıkla. “Yanlış kişiyi arıyor olmalısınız. Benim kızım öldü.”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Sonra adam, kızın adının Elif olduğunu ve okul sisteminde duran öğrenci fotoğrafına inanılmaz derecede benzediğini söyledi.
Kalbim göğsümü acıtacak kadar hızlı atmaya başladı.
“Bu mümkün değil,” diyebildim.
Faruk Bey, kızın çok üzgün olduğunu söyledi ve yalnızca onunla konuşmamı rica etti.
Sonra telefonda küçük, titrek bir ses duydum:
“Anne? Anne, ne olur gelip beni al…”
Telefon elimden kayıp yere düştü.
Bu, onun sesiydi.
Tam o sırada Nihat mutfağa girdi. Elinde kahvesi vardı. Yüzümdeki ifadeyi ve yere düşen telefonu görünce bir anda durdu.
“Ne oldu?” dedi. “Ne var?”
“Elif…” diye fısıldadım. “Eski okulunda.”
Normalde beni sakinleştirmesi gerekirken, yüzü bir anda kireç gibi oldu. Eğilip telefonu aldı, görüşmeyi hemen sonlandırdı.
“Bu bir dolandırıcılık,” dedi aceleyle. “Yapay zekâyla ses taklidi yapıyorlar artık. Sakın gitme.”
“Ama beni arayan okul müdürüydü,” dedim. “Kızın adı Elif’ti. Ses de tıpatıp onundu.”
“İnternetten her şeyi bulabilirler,” diye üsteledi. “Ölüm ilanları, sosyal medya, eski bilgiler…”
Tam anahtarlarımı aldığım sırada önüme geçti.
“Gitme,” dedi, sesi panikle çatlayarak. “Lütfen.”
O an ona baktım. Titreyen ellerime rağmen sesim dümdüz çıktı:
“Eğer kızım gerçekten öldüyse, sen neden bu kadar korkuyorsun?”
Bir an bana bakakaldı. Sonra alçak bir sesle, “Bunu yapma,” dedi. “Göreceğin şey hoşuna gitmeyecek.”
Hiç cevap vermedim. Onu geçip arabaya bindim.
Okula gidiş yolunu neredeyse hiç hatırlamıyorum. Kırmızı ışıkları, kavşakları, tabelaları değil… Sadece direksiyonu avuçlarım ağrıyana kadar sıktığımı hatırlıyorum.
Okula vardığımda arabadan fırlayıp içeri koştum. Sekreter beni görünce gerildi ve müdürün odasını işaret etti.
Kapıyı açıp içeri daldım.
Orada, Faruk Bey’in karşısında oturan kız çocuğunu gördüm.
Yaklaşık 13 yaşında görünüyordu. Daha uzundu, daha inceydi. Ama oydu.
“Anne?” diye fısıldadı.
Bir saniye bile düşünmeden yanına koştum, önünde diz çöküp ona sarıldım.
“Elif’im…” diye ağladım.
Sıcaktı. Canlıydı. Gerçekti.
Kollarını boynuma doladı, sanki yine yok olacakmışım gibi bana sarıldı.
Sonra omzuma gömülmüş hâlde hıçkırarak sordu:
“Neden beni hiç almaya gelmedin?”
Boğazım düğümlendi. “Ben… senin gittiğini sanıyordum,” diyebildim.
Biraz geri çekildi. Gözleri kıpkırmızıydı, yüzünde korku vardı.
Tam o sırada arkamızda birinin varlığını hissettim.
Nihat.
Kapıda durmuş, ağır ağır nefes alıyordu.
Elif ona döndü.
“Baba?”
Nihat, karşısında bir insan değil de mümkün olmayan bir şey varmış gibi bakıyordu.
Ben ayağa kalktım. Gözümü ondan ayırmadan konuştum:
“Onun yaşadığını biliyordun.”
“Hayır,” dedi hemen. Ama sesi bile kendisine inanmıyordu.
“O zaman neden gitmemi engellemeye çalıştın?”
Koridorda bizi takip etti. Müdüre bakıp özel konuşmamız gerektiğini söyledi.
“Hayır,” dedim. Elif’in elini tuttum. “Biz gidiyoruz.”
Dışarı çıkarken arkamızdan seslendi:
“Onu böyle götüremezsin.”
Dönüp bakmadan cevap verdim:
“Bak nasıl götürüyorum.”
Öğrenciler ve öğretmenler bize dönüp bakıyordu ama umurumda değildi. Elif’i arabaya bindirdim. Eve doğru sürmeye başladığım anda bir şey fark ettim: Onu doğrudan eve götürmek istemiyordum. Çünkü artık Nihat’a güvenmiyordum.
Yanımda sessizce oturan Elif, alçak bir sesle, “Lütfen beni bir daha bırakma,” dedi.
O an içim parçalandı.
“Bırakmayacağım,” dedim. “Seni önce Melek Teyzene götürüyorum. Her şeyi anlamam lazım.”
Başını usulca salladı.
“Yalnız kalmak istemiyorum.”
“Kalmayacaksın,” dedim. “Hatırlıyor musun, onun yanında kalmayı ne kadar severdin? Sana bazen geç saate kadar uyanık kalmana izin verirdi. Hatta akşam yemeğinde dondurma bile yerdin.”
Dudaklarında çok hafif, ürkek bir gülümseme belirdi.
Kız kardeşim Melek’in evine vardığımızda kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu. Kapıyı açtı, önce bize baktı, sonra yüzü dondu.
Elif usulca öne çıktı.
“Melek Teyze?”
Melek’in nefesi kesildi. Bir an ağzını kapattı, sonra eğilip Elif’e sarıldı.
“Gerçekten sensin…” diyerek ağlamaya başladı.
İçeri girdik. Kapıyı arkamdan kapattım.
“Henüz her şeyi bilmiyorum,” dedim kardeşime. “Ama Nihat’ın bana yalan söylediğinden eminim.”
Melek’in yüzü bir anda sertleşti.
“O burada kalmalı,” dedim. “Şimdilik. Nihat tam adresi bilmiyor, sadece bu tarafı biliyor.”
Elif bana baktı. Gözlerine korku yeniden yerleşmişti.
“Lütfen beni tekrar götürmelerine izin verme,” dedi.
“Onlar…”
devamı sonraki sayfada…