14:58 - Bel Ağrısı Nasıl Geçer
14:44 - Moto Kurye Nasıl Olunur
14:39 - Et Yiyen Bakteri Vibrio Bakterisi
14:45 - Fatih Altaylı Kimdir
14:37 - Chobani Markası
14:23 - Kerem Aktürkoğlu Kimdir
14:58 - Kenelerden Nasıl Korunurum
14:35 - Kırım Kongo Kanamalı Ateşi KKKA
14:25 - Sıcak Havadan Korunma
20:05 - Mauro Icardi kimdir
Kocam için yapabileceğim en ağır fedakârlığın, ona kendi bedenimden bir parçayı vermek olduğunu zannediyordum — meğer hayat, onun benden gizli neler yaptığını yüzüme vurana kadar asıl zorluğun ne olduğunu bilmiyormuşum. Böyle bir şeyi gece saat 02.00’de yazan kişi ben olamam sanırdım; ama şu an buradayım. Ben Meral, 43 yaşındayım. Yakın zamana kadar hayatımı “fena değil” diye tanımlardım: kusursuz değil, ama ayakta duran, güven veren bir düzen.
Murat’la 28 yaşımdayken tanıştım. Çekici, esprili; kahveni nasıl sevdiğini, en sevdiğin filmin repliğini bile unutmayan türden bir adamdı. İki yıl sonra evlendik. Önce Elif geldi, sonra Mert. Şehir dışında bir ev, okul gösterileri, haftalık büyük market alışverişleri… İnandığın, tutunabildiğin sıradan bir mutluluktu bu.
İki yıl önce her şeyin rengi değişti. Murat sürekli bitkindi. İlk başta “iş yoğunluğu” dedik. Stres, yaşın getirdikleri, yorgunluk… Derken rutin bir kontrolden sonra doktorunu aradı. Teşhis tek cümleydi: “Kronik böbrek hastalığı.” Nefroloğun odasında oturduğum an hâlâ gözümün önünde; duvarlarda böbrek çizimleri, posterler… Murat’ın bacağı durmadan titriyordu. Ben ise ellerimi kucağımda kenetlemiş, kıpırdayamıyordum.
Doktor, “Böbrekler iflasın eşiğinde,” dedi. “Uzun vadeli seçenekleri konuşmalıyız: diyaliz ve nakil.” “Nakil mi?” dedim. “Kimden?” “Bazen aileden uygun verici çıkabiliyor,” dedi. “Eş, kardeş, anne-baba… Test yapabiliriz.” O an Murat’a bakmadan, düşünmeden söyledim: “Ben veririm.”
İnsanlar sonra soruyor: “Hiç tereddüt etmedin mi?” Etmedim. Aylar boyunca gözümün önünde eriyişini gördüm. Yorgunluktan yüzünün solup grileşmesini, çocukların “Baba ölecek mi?” diye fısıldamasını… İsteseler kalbimi bile verirdim. Uygun donör olduğumu öğrendiğimiz gün, arabada ağladım. Murat da ağladı. Yüzümü iki elinin arasına aldı: “Ben seni hak etmiyorum,” dedi. O zaman bunu romantik bir cümle sandım.
Ameliyat günü; keskin bir soğuk, serum kokusu ve aynı soruların defalarca sorulduğu bulanık bir telaş gibiydi. Operasyondan önce yan yana iki yatakta uzandık. Bana hem mucizeymişim gibi, hem de sanki bir suçun kanıtıymışım gibi bakıyordu. “Emin misin?” dedi. “Evet,” dedim. “İlaçların etkisi geçince yine sor.” Elimi sıkıp fısıldadı: “Seni seviyorum. Ömrümün geri kalanında bunu telafi edeceğim.” Aylar sonra o cümle, karanlık bir alay gibi kulağımda yankılanmaya başladı.
İyileşme süreci korkunçtu. Onun yeni bir böbreği, yeni bir hayat şansı vardı. Benimse taze bir iz, sızlayan bir beden ve kamyon çarpmış gibi bir halsizlik… Evde ikimiz de yaşlılar gibi ağır ağır yürüdük. Çocuklar ilaç listelerimize kalpler çizdi. Arkadaşlar yemek taşıdı. Murat, “Biz takımız,” derdi. “Sen ve ben, herkese karşı.” Ben de inanmak istedim.
Zamanla hayat yeniden rayına oturdu. Ben işe döndüm, o da döndü. Çocuklar okula başladı. Evdeki konuşmalar “Baba ölecek mi?”den “Elif yine ödevini okulda bırakmış”a evrildi. Bir film olsaydı, bu sahne mutlu son olurdu.
Ama sonra tuhaflıklar başladı. İlk başta küçük işaretlerdi. Murat’ın eli sürekli telefondaydı. Hep “mesai”, hep “yorgunluk”… En ufak soruda sertleşiyordu. “İyi misin?” dediğimde başını bile kaldırmadan “Yorgunum” diyordu. “Ekstreyi yatırdın mı?” diye sorduğumda “Yatırdım dedim ya Meral, dırdır etme,” diye çıkışıyordu. Kendimi şu cümleyle avutuyordum: Ölümle burun buruna gelmek insanı değiştirir; zamana ihtiyacı var.
Bir gece, “Çok uzaklaştın,” dedim. O ise daha da geri çekildi. “Neredeyse ölüyordum,” dedi. “Kim olduğumu anlamaya çalışıyorum. Biraz alan bırakır mısın?” Suçluluk içime yumruk gibi oturdu. “Tabii,” dedim. Geri çekildim. O daha da uzaklaştı.
Her şeyi koparan o cuma günü ise, ben her şeyi onarmaya çalıştığımı sanıyordum. Çocuklar hafta sonu annemdeydi. Murat yine “işe gömülmüştü.” Ona, “Sana bir sürprizim var,” diye mesaj attım. O da, “Büyük teslim tarihi var, beni bekleme,” yazdı. Evi topladım, duş aldım. Uzun zamandır giymediğim güzel iç çamaşırını giydim. Mumlar yaktım. Sevdiği yemeği söyledim. Sonra tatlıyı unuttuğumu fark ettim. Mumların çoğunu söndürüp fırına koştum. Toplam yirmi dakika bile yoktum.
Döndüğümde Murat’ın arabası kapıdaydı. İçim sevinçle doldu, gülümsedim. Kapıya yürürken içeriden kahkaha sesleri geldi: bir erkek kahkahası… bir kadın kahkahası… ve o kadın kahkahası fazlasıyla tanıdıktı. Kübra. Kapıyı açtım. Beynim, gördüğümü “normal” bir şeye çevirmeye çalışıyordu…
devamı sonraki sayfada…