14:58 - Bel Ağrısı Nasıl Geçer
14:44 - Moto Kurye Nasıl Olunur
14:39 - Et Yiyen Bakteri Vibrio Bakterisi
14:45 - Fatih Altaylı Kimdir
14:37 - Chobani Markası
14:23 - Kerem Aktürkoğlu Kimdir
14:58 - Kenelerden Nasıl Korunurum
14:35 - Kırım Kongo Kanamalı Ateşi KKKA
14:25 - Sıcak Havadan Korunma
20:05 - Mauro Icardi kimdir
58 yaşındayken kapımın önüne bırakılan bir bebekle anneliği tattım. Aradan 25 yıl geçti; bir gün bir kadın kapıma gelip, “Oğlunun senden gizlediği şeye bak,” dedi.
Eşim Harun’la yaşamımız hiçbir zaman güllük gülistanlık olmadı. Gençliğimiz yoklukla geçti, orta yaşlarımız ise benim ağır bir hastalıkla verdiğim mücadeleyle sınandı. Doktorlar bir daha çocuk sahibi olamayacağımı söylediklerinde içimdeki umut sessizce sönmüştü. Zamanla o eksikliğe alıştım. Harun’la sade ama huzurlu bir düzen kurduk. Ta ki o sabaha dek.
Gün henüz ağarmamıştı. Ev derin bir sessizliğe gömülmüştü. Mutfağa yönelmişken dışarıdan ince bir bebek ağlaması duydum. Önce yanıldığımı düşündüm, fakat ses yeniden yükseldi. Kapıyı açtığımda, ince bir örtüye sarılmış, ağlamaktan yüzü kızarıp morarmış bir erkek bebekle göz göze geldim. O an dünya durdu sanki.
Harun’la birlikte onu hemen içeri aldık. Soğuktan titriyordu; minik parmakları buz kesmişti. Üzerini battaniyelerle örttük, ısıtmaya çalıştık ve ambulansı aradık. Polis ve sosyal hizmet görevlileri geldiğinde bebeği kucağımdan teslim etmek zorunda kaldım. O an içim parçalandı.
Ama vazgeçmedim. Günlerce izini sürdüm, kapı kapı dolaştım. Onu sahiplenmeye gelen kimse olmadığını öğrendiğimde içimde filizlenen umut büyüdü. Haftalar süren resmî işlemlerin ardından o bebek bizim evladımız oldu. Adını Can koyduk.
58 yaşında anne olmak kolay değildi. Parkta diğer annelerle aramızda kuşak farkı vardı. Fısıltıları işitiyordum: “Anneannesi olmalı…” Ama Can’ın bana “anne” diye seslenişi tüm o sözleri susturuyordu. Harun’la onu sevgi ve dürüstlükle yetiştirdik. Çalışkan, saygılı ve merhametli bir genç oldu. Üniversiteyi kazandı, kendi hayatını kurdu. O bizim mucizemizdi.
Ve tam 25 yıl sonra o kapı bir kez daha çalındı. Karşımda kırklarının sonlarında bir kadın duruyordu. Yüzünde kararlı bir ifade vardı. Elindeki küçük tahta kutuyu bana uzattı. “Can size her şeyi söylemedi,” dedi. “Artık gerçeği öğrenmelisiniz.”
Sesim titredi. “Hangi gerçeği?”
“Gerçeği,” diye yineledi.
Kutuyu elime aldım; parmaklarım titriyordu. Kadın arkasını dönüp köşedeki araca doğru yürüdü. Ne adını verdi ne başka bir açıklama yaptı. Sanki görevini tamamlamış gibiydi.
Kapıyı kapattım. Kutuyu masaya bıraktım. Açmaya cesaret edemedim. Harun’u çağırdım. Birlikte kapağını araladık. İçinden eski bir kolye, sararmış bir hastane bilekliği ve bir mektup çıktı. Zarfı yavaşça açtım…
devamı sonraki sayfada…